Paylaş:
Teknoloji doğayla aynı ritimde nefes alabilir mi? Astra Lumina, karanlık çöktüğünde yıldızları gökyüzündeki evlerinden ayırıp yeryüzünde çok katmanlı bir deneyime dönüştürüyor. Devin Event Management kurucusu ve Astra Lumina’nın Türkiye’ye getirilmesinde rol oynayan kurucu ortaklardan Turan Öztürk ile immersive deneyim tasarımının dönüşen dilini, yaratıcı endüstrilerin geleceğini ve ışıkla yeniden kurulan hikâye anlatımını konuştuk.
Turan Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Yaratıcı endüstrilere, teknoloji ve dijital marka geliştirme dünyasına nasıl adım attınız?
Profesyonel çalışma hayatıma, tüketici elektroniği hizmetleri sunan aile şirketimizde başladım. Milenyumun başında, hızla değişen kullanıcı alışkanlıkları ve yükselen beklentiler doğrultusunda ses, ışık ve sahne teknolojilerine yatırım yaparak hizmet alanımızı genişlettim. Kısa sürede büyük ölçekli etkinliklerin teknik altyapısını sağlayan bir yapıya dönüştük ve zamanla 360 derece etkinlik yaklaşımıyla yenilikçi bir marka kimliği kazandık. Yaratıcı fikirlerimi kendi vizyonum doğrultusunda hayata geçirme isteğim, 2008 yılında Devin Event Management’ı kurmama vesile oldu. Bugün, 20. yılımıza yaklaşırken Devin; Türkiye’nin önde gelen kreatif etkinlik yönetimi markalarından biri haline geldi. Hayalleri gerçeğe dönüştüren yaratıcı etkinlikler ve deneyimler tasarlıyor, multidisipliner içeriklerle markaların hikayelerini güçlendiriyoruz. Bu süreçte birçok değerli marka ve kamu kurumu ile prestijli projelerde birlikte çalışma fırsatı bulduk. Mahatma Gandhi’nin “Mutluluk; düşündüklerinizin, söylediklerinizin ve yaptıklarınızın uyum içinde olduğu zamandır” sözünden derin bir ilham alıyorum. Benim için yaratıcılık ve mutluluk birbirinden ayrılmaz iki kavram. Her yenilikçi konseptimizin merkezinde, izleyicilerimiz ve iş ortaklarımız için bu mutluluk arayışını sürdürmek yer alıyor.

Dünyanın pek çok ülkesinde etkinliklere katılıyorsunuz. Bu uluslararası deneyimler sizin bakış açınızı nasıl şekillendirdi?
Ekip olarak uluslararası etkinliklerde yer almak, bizim için yalnızca yeni teknolojileri takip etmek değil; aynı zamanda yaratıcı endüstrilerin geleceğini şekillendiren trendleri yerinde deneyimleme fırsatı anlamına geliyor. Bu yolculuklar, bakış açımızı küresel ölçekte sürekli tazeleyerek Türkiye’deki etkinlik sektörünü dünya standartlarında bir perspektifle yeniden yorumlamamıza olanak tanıyor. Yurt dışında karşılaştığımız yaratıcı yaklaşımlar, sürdürülebilirlik pratikleri, dijital sanat uygulamaları ve deneyim tasarımı anlayışları, projelerimizi sadece estetik açıdan değil, stratejik olarak da derinleştiriyor. Artık bir etkinliği sadece teknik bir prodüksiyon değil, markaların kimliğini dönüştüren bir “deneyim platformu” olarak konumlandırıyoruz. Bu vizyon, hem markalarla kurduğumuz iş birliklerinde hem de ekip yönetiminde bizi daha yenilikçi, araştırmacı ve katma değeri yüksek bir anlayışa taşıdı. Kısacası, uluslararası deneyimler bizi sadece güncel tutmakla kalmadı; aynı zamanda Türkiye’nin yaratıcı endüstrilerdeki küresel rekabet gücünü artıracak bir vizyon kazandırdı.
Astra Lumina’yı İstanbul’a taşıma fikri nasıl doğdu? Bu proje sizin için sadece bir iş mi yoksa bir hayal mi?
2024 Ocak ayında, dünyanın en büyük teknoloji fuarlarından biri olan CES için Las Vegas’taydım. Bu seyahat, geleceğin teknolojilerini yakından deneyimleme fırsatı sundu. Ancak beni en çok etkileyen şey, uzun süredir merakla takip ettiğim Los Angeles’taki Astra Lumina gece yürüyüşü oldu. Doğa ile teknolojinin olağanüstü bir uyumla buluştuğu bu yürüyüş, botanik bir park içerisinde multimedya teknikleriyle kurgulanan yenilikçi bir hikâye anlatımına dayanıyordu. Her yaştan ziyaretçiyi içine çeken, evrensel temasıyla duyguları harekete geçiren, estetik olduğu kadar anlamlı bir deneyimdi. O an, bu büyüleyici fikri Türkiye’ye taşıma hayalinin peşine düşmeye karar verdim.
Sonrasında yoğun bir araştırma ve fizibilite süreci başladı. İstanbul’daki orman parklarını ve açık hava alanlarını analiz ettik, yerel yönetimlerle ve uluslararası paydaşlarla detaylı teknik görüşmeler yürüttük. Amacımız sadece bir projeyi ithal etmek değil, Türkiye’ye özgü bir yorumla bu deneyimi yeniden yaratmaktı. Aylar süren çalışmaların ardından, 11 Temmuz Cuma akşamı medya ön gösterimimizi gerçekleştirdik. Yıldızların gökyüzünden yeryüzüne inip yeniden doğuşunu simgeleyen bu büyüleyici gece yürüyüşü, artık Türkiye’de hem bizim hem de ziyaretçilerimiz için bir “hayalin gerçeğe dönüşme hikâyesi” oldu.
“Hayaller, sadece onları hayata geçirmeye cesaret edenler için gerçektir.
İlhamı stratejiye, tutkuyu eyleme dönüştürdüğünüzde sınırlar kalkar — ve hikâyeniz başlar.”
Moment Factory ile iş birliği süreci nasıldı? Küresel bir yaratıcı prodüksiyonu Türkiye’ye adapte ederken hangi kültürel dokunuşları eklediniz?
Moment Factory ile iş birliğimiz, aslında 17 ay süren uzun ve çok katmanlı bir yolculuğun ilk adımıydı. İlk aşamada, milyonlarca ziyaretçiye ulaşan global yaratıcı stüdyo Moment Factory’yi Türkiye’de bir Lumina deneyimi gerçekleştirme fikrine ikna etmek gerekiyordu. Ardından, Lumina Night Walks serisinin Türkiye münhasır haklarını alarak büyük bir sorumluluğu üstlendik. Astra Lumina, evrensel bir hikâyeye sahip; yaştan, dilden ve kültürden bağımsız olarak herkesin kendi duygusal yansımasını bulabildiği bir deneyim. Yıldızların yeniden doğuşunu simgeleyen bu anlatı, her ülkede aynı özü taşısa da uyarlandığı alanın doğası ve enerjisiyle farklı biçimlerde hayat buluyor.
İstanbul’daki versiyonda da bu anlayışla ilerledik. Turkcell Platinum Park’ın kendine özgü orman yapısı ve yürüyüş rotası, bize kreatif ve teknik açıdan yeni imkânlar sundu. Bu doğrultuda, alan sıralamasını yeniden kurguladık ve tüm Lumina deneyimleri içinde yalnızca İstanbul’a özgü ek bir alan tasarladık. Böylece hikâyenin ormanla kurduğu bağ daha organik, deneyim ise çok daha akıcı hale geldi.
Bu süreçte amacımız, sadece bir uluslararası prodüksiyonu Türkiye’ye getirmek değil, aynı zamanda doğayla, ışıkla ve kültürle yeniden anlam bulan bir gece yürüyüşü yaratmaktı. Bundan sonraki adımda ise hedefimiz çok daha net:
Bir sonraki projede kendi kültürel mirasımızı bu evrensel formata entegre etmek. Şu anda gece gündüz bu vizyon üzerinde çalışıyoruz.
Bir fikrin dijital bir deneyime dönüşmesi süreci nasıl işliyor? Özellikle Astra Lumina gibi karmaşık bir projede, yaratıcılık ve teknoloji arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Bu ölçekte bir projede “yaratıcılık” ve “teknoloji” arasındaki dengeyi kurmak, aslında işin en hassas noktası. Astra Lumina’nın yaratıcı fikri ve teknik altyapısı, Moment Factory’nin yıllardır geliştirdiği çok özel bir bilgi birikimine dayanıyor. Dolayısıyla sürecin başından itibaren kendimizi Moment Factory’nin tecrübeli ellerine bıraktık desek, sanırım yanlış olmaz. Projenin ilk adımı, uygun alanın belirlenmesiydi. Sadece bu seçimin yapılması ve Moment Factory liderliğinde yürütülen fizibilite çalışmalarının tamamlanması bile yaklaşık üç-dört ay sürdü. Bu süreçte Paris ve Montreal’den gelen ekip; multimedya direktörü, teknik direktör, kreatif direktör ve prodüktör gibi alanında uzman isimlerle sahada günlerce çalıştı. Bu hem bize hem de projeye verilen değerin açık bir göstergesiydi. Bizim rolümüz, mevcut bu global hikâyenin İstanbul’daki orman dokusu ve parkur yapısına uyarlanması kısmında ön plana çıktı. Zone’ların yerleşimi, rotanın akışı, ziyaretçi deneyiminin mekânsal dengesi gibi unsurlarda Moment Factory ekibiyle birlikte çalışarak hikâyenin bu alanda en doğal haliyle hayat bulmasını sağladık.
Astra Lumina’da teknoloji, anlatının önüne geçen bir unsur değil; tam tersine, hikâyenin duygusal etkisini güçlendiren bir araç. Bu nedenle ışık sistemleri, ses tasarımı ve lazer projeksiyonlar ormanın içine görünmez bir biçimde entegre edildi. Ziyaretçiler yürüyüş boyunca aslında bir “teknoloji gösterisi” değil, doğayla bütünleşen bir multimedya hikâye anlatımı deneyimliyorlar.

Astra Lumina İstanbul, “ışık şovu” ya da “dijital sergi” gibi tanımlamalardan sıyrılıyor. Sizce bu deneyimi diğerlerinden ayıran ve onu “yeni nesil bir açık hava deneyimi” yapan en önemli özellik ne?
Astra Lumina’yı klasik bir “ışık şovu” ya da “dijital sergi” olarak tanımlamak, aslında onun özünü biraz eksik anlatmak olur. Bu deneyimin en ayırt edici yönü, teknolojinin doğa ile yarışmadığı, aksine onunla bütünleştiği bir noktada var olması. Burada teknoloji, gökyüzüyle, ağaçlarla ve ormanın kendi sesiyle aynı frekansta nefes alıyor. Ana özne, hiçbir zaman cihazlar ya da ekranlar değil; doğanın kendisi. Ziyaretçilerin deneyimi yaşamak için herhangi bir teknolojik unsur takması ya da taşımaları gerekmiyor. Her şey doğrudan duygulara hitap edecek şekilde kurgulandı. Işıklar, sesler, yansımalar — hepsi birer araç; amaç ise insanın içsel yolculuğuna alan açmak. Bu yürüyüşte aslında izleyici de hikâyenin bir parçası haline geliyor. Deneyimi tam anlamıyla yaşayabilmek için yönlendirmeleri takip etmek, ormanın ritmini hissetmek gerekiyor. Çünkü Astra Lumina, yalnızca bir gece yürüyüşü değil; her adımda yeniden keşfedilen duygusal bir anlatı. Ve en güzeli, bu deneyim her insanda farklı bir iz bırakıyor. Aynı kişi bile farklı bir mevsimde, farklı bir ruh hâlindeyken bambaşka bir anlam çıkarabiliyor. İşte bu yüzden Astra Lumina, tekrarlanabilir bir etkinlik değil — her seferinde yeniden yaşanan bir deneyim.
Günümüzde bir markanın dijital dünyada “deneyim” yaratması neden bu kadar kritik? Dijital marka gelişiminde en çok dikkat edilmesi gereken unsurlar neler?
Teknoloji artık hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda. Ancak bugün fark yaratan markalar, teknolojiyi yalnızca bir iletişim aracı olarak değil, duyusal ve duygusal bir deneyim platformu olarak kullanmayı başarıyor. İnsan davranışları ve alışkanlıkları, teknolojinin hızına paralel olarak değişiyor; beklentiler de artık yalnızca ürün ya da hizmet odaklı değil, deneyim odaklı. Bu nedenle markalar için dijital dünyada deneyim yaratmak artık bir tercih değil, bir zorunluluk. Çünkü hedef kitle artık yalnızca “görmek” değil, “hissetmek” istiyor. Markaların dijital stratejilerinde bu dönüşümü yakalayabilmelerinin yolu da teknolojiyi insan odaklı bir yaklaşımla tasarlamaktan geçiyor. Bizim sektörde bunu şöyle özetliyorum: teknoloji yalnızca bir altyapı değil, anlam ve hikâye üretme biçimi.
Eğer teknoloji, markanın hikâyesini güçlendiriyor, duygusal bir bağ kurmasını sağlıyorsa, işte o zaman gerçek bir değer yaratıyor. Aksi halde ne kadar ileri olursa olsun, sadece bir gösteriden ibaret kalıyor. Günümüzde en başarılı markalar, dijital deneyimlerini tasarlarken yaratıcılığı, etkileşimi ve sadakati bir arada kurgulayan yapılar kuruyor. Bu da disiplinler arası düşünmeyi, tasarımı, hikâye anlatımını ve teknolojiyi bütüncül bir stratejide buluşturmayı gerektiriyor.
Dünyanın farklı ülkelerindeki etkinlikleri yakından takip eden profesyoneller olarak, Türkiye’deki yaratıcı endüstrilerin globaldeki konumunu nasıl değerlendirirsiniz? Hangi alanlarda daha çok gelişim potansiyeli görüyoruz?
Türkiye, yaratıcı endüstriler açısından inanılmaz bir potansiyele sahip bir ülke. Yetenekli, üretken ve dünya trendlerini çok yakından takip eden bir yaratıcı insan kaynağımız var. Özellikle tasarım, dijital sanatlar, sahne teknolojileri ve deneyim tasarımı alanlarında uluslararası seviyede işler çıkarabilecek çok güçlü ekiplerimiz mevcut. Ancak bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkabilmesi için yalnızca insan kaynağı değil, sürdürülebilir bir finansman ekosistemi de gerekiyor. Pandemi sonrası oluşan küresel ekonomik dalgalanma, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada kreatif sektörleri etkiledi. Bizdeki fark şu: üretme isteği çok yüksek ama bunu ölçekli projelere dönüştürecek finansal kaynaklar hâlâ sınırlı. Türkiye bu eşiği aştığında, yani yaratıcı fikirlerin yatırım bulduğu bir ortam oluştuğunda, bölgesinde ve dünyada çok daha güçlü bir konuma geleceğine inanıyorum. Zaten bugünden bile görüyoruz; genç kuşak yaratıcılar dijital sanat, müzik, sahne teknolojileri ve deneyim tasarımı alanlarında global ağlara hızla entegre oluyor.
Kısacası, yaratıcılığımız var, enerjimiz var, vizyonumuz var. Önümüzdeki yıllarda ekonomik koşulların iyileşmesiyle birlikte, Türkiye’nin yaratıcı endüstrilerde söz sahibi ülkelerden biri olacağına inanıyorum.
Yaratıcı endüstrilerin sadece kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda ekonomik bir güç olduğu gerçeği giderek daha fazla kabul görüyor. Bu sektörün Türkiye ekonomisi için potansiyelini nasıl tanımlarsınız?
Yaratıcı endüstriler bugün yalnızca kültürel bir zenginlik değil, ekonomileri dönüştüren bir güç haline geldi. Türkiye açısından baktığımızda da bu alanın potansiyeli gerçekten çok büyük. Ülkemizde fikir üretebilen, düşünen, tasarlayan ve ürettiklerini dünyayla paylaşabilecek bir insan kaynağı fazlasıyla mevcut. Bizim bu konuda bir eksiğimiz yok; tam tersine, inanılmaz bir yaratıcılık enerjimiz var. Ancak bu potansiyeli gerçek bir ekonomik değere dönüştürebilmemiz için, fikirlerin büyüyebileceği bir ekosisteme ihtiyacımız var. Yani mesele yalnızca yetenek değil, o yeteneğin destek bulabilmesi, yatırım çekebilmesi ve ölçeklenebilmesi. Bugün hâlâ birçok yaratıcı girişim veya proje finansmana erişimde zorlanıyor. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil, ama bizde biraz daha belirgin hissediliyor.
Pandemi sonrası dönemde küresel ekonomide yaşanan belirsizlik, doğal olarak kreatif sektörleri de etkiledi. Fakat ben bu dönemi bir duraklama değil, yeniden yapılanma evresi olarak görüyorum. Ekonominin toparlanmasıyla birlikte Türkiye’nin yaratıcı endüstrilerde de hızla ivme kazanacağına inanıyorum. Çünkü artık dünya da markalar da yatırımcılar da yaratıcılığı bir “lüks” değil, büyümenin ana dinamiği olarak görmeye başladı. Türkiye’nin genç yaratıcı kuşağı; dijital sanatlar, sahne teknolojileri, tasarım ve yeni medya alanlarında son derece cesur işler üretiyor. Biz bu üretimi doğru bir destek sistemiyle buluşturduğumuzda, yaratıcı endüstrilerin Türkiye ekonomisinde çok daha güçlü bir paya sahip olacağına inanıyorum.
Turan Bey, daha önce “Bu bir başlangıç; Türkiye’nin diğer bölgelerine ve hatta yakın coğrafyaya da Lumina Night Walk deneyimlerini getirmeye devam edeceğiz” demiştiniz. Astra Lumina’nın İstanbul’daki yolculuğu burada bitmeyecek gibi görünüyor. Gelecek planlarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Astra Lumina İstanbul bizim için yalnızca bir proje değil, Türkiye’de yenilikçi hikâye anlatımının başladığı bir dönüm noktası oldu. Bu deneyimin burada sonlanması ise bence Türkiye’nin diğer şehirleri için bir haksızlık olurdu. Çünkü artık insanlar yalnızca izlemek değil, yaşamak ve hissetmek istiyor. Biz de tam olarak bu noktadan yola çıkıyoruz. İstanbul’dan sonra ikinci destinasyon olarak Kapadokya’yı hedefliyoruz.
Kültür ve Turizm Bakanlığımızın sürdürülebilir turizm stratejileriyle de örtüşen bu vizyon doğrultusunda, bölgenin doğasına, tarihine ve enerjisine yakışır bir Signature Lumina deneyimi geliştirmeyi planlıyoruz. Kapadokya; eşsiz coğrafyası, masalsı atmosferi ve uluslararası tanınırlığıyla Türkiye’nin en özel turizm merkezlerinden biri. Bu nedenle burada gerçekleştireceğimiz Lumina deneyimi, Astra Lumina’dan farklı bir yapıda olacak. Signature Lumina, evrensel bir temayı yeniden yorumlamak yerine, uyarlandığı bölgenin kültüründen, müziğinden, tarihinden ve ruhundan beslenen tamamen özgün bir hikâyeyi sıfırdan inşa ediyor. Bu süreçte teknik ve altyapı gereksinimleri de doğal olarak farklılık gösterecek; çünkü Kapadokya’nın coğrafi yapısı, aynı zamanda yaratıcılığın da sınırlarını zorlayan bir alan.
Ama bizim için bu, bir zorluk değil — tam tersine, ilham kaynağı. Hedefimiz, 2026 sonunda Türkiye’ye ilk Signature Lumina deneyimini kazandırmak. Bu yolculuk, sadece bir projeden ibaret değil; Türkiye’nin kültürel mirasını dijital sanatlarla buluşturarak dünyaya anlatma yolculuğumuzun bir devamı olacak.
Asra Lumina’ya dair güncel bilgiler ve özel haberler için resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.










