Paylaş:
“Be The Sun” Sergisi Üzerine
Carl Gustav Jung, “İnsan ışığı hayal ederek değil, karanlığını bilinçli hale getirerek aydınlanır.” der. Bu düşünce, ilk bakışta “Be The Sun” sergisinin önerdiği iyimser söylemle çelişiyor gibi görünse de, Chi Art Gallery’de karşılaştığımız eserler tam tersini fısıldıyor. Çünkü bu sergide güneş, ulaşılmış bir son değil; gölgenin içinden geçerek varılan bir eşik.
21 Temmuz–25 Ağustos 2026 tarihleri arasında Chi Art Gallery’de izleyiciyle buluşan “Be The Sun”, Aziz Çınar, Feyza Çoban, Ekinakis, İrfan Erdal, Erman Gürcüm, Daniel Horoz, Buket Ada Kılıç, Ceren Müftüoğlu, Yunus Özaksu, Cem Öztürk, Loya Kader Öztürkmen, Çiğdem Polat, Ege Subaşı, Ufuk Güneş Taşkın ve Elif Tutka’nın eserlerini ortak bir kavramsal eksende buluşturuyor. Resimden heykele uzanan farklı üretim pratikleri, ışık ve karanlık arasındaki ilişkiyi yalnızca estetik bir karşıtlık olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin metaforu olarak ele alıyor.
Ancak sergiyi ilgi çekici kılan yalnızca kavramsal çerçevesi değil. Açılışta farklı şehirlerden gelen sanatçıların aynı masa etrafında buluşarak üretim süreçlerini paylaşmaları, eserlerin birbirleriyle görünmez bağlar kurduğunu hissettiren samimi bir diyalog ortamı yarattı. Chi Art Gallery’nin kurucusu ve direktörü Çiğdem Özdemir’in küratörlüğünde, kolektif bir yaklaşımla şekillenen sergi, daha ilk andan itibaren yalnızca eserlerin değil, fikirlerin de bir araya geldiği ortak bir düşünme alanına dönüşüyor. Sergiyi gezerken dikkatimi çeken ilk şey, ironik biçimde ışık değil, gölge oldu. Ege Subaşı’nın yüzü karanlığın içinde silikleşen portresi, görünür olmak ile saklanmak arasındaki ince çizgide duruyor. Bir başka portrede figür ışığa ulaşmış gibi görünse de bakışlarını başka yöne çeviriyor; sanki cevaplardan çok arayışın kendisini temsil ediyor. Bu eserler, basın bülteninde sözü edilen “öz farkındalık” fikrini açıklamıyor; onu izleyiciye hissettiriyor.
Yunus Özaksu’nun yıldızlarla çevrili otoportresi ise serginin en çarpıcı imgelerinden biri olarak öne çıkıyor. Göğsünden yükselen lotus ve alev, ışığın dışarıdan gelen bir armağan değil, içeriden doğan bir dönüşüm olduğunu düşündürüyor. “Kendi güneşin olmak” fikri bu eserde romantik bir motivasyon cümlesinden çıkarak, insanın kendi içsel yolculuğuna dönüşüyor.
Üç figürlü heykel çalışması da benzer bir gerilim taşıyor. Birbirlerine fiziksel olarak yakın duran figürler farklı yönlere bakıyor. Aralarındaki şeffaf yüzeyler ilk bakışta kanadı andırsa da onları göğe yükseltmiyor; tam tersine aynı anda hem koruyan hem de birbirlerinden ayıran kırılgan sınırlar oluşturuyor. Günümüz insan ilişkilerine dair sessiz ama güçlü bir metafor gibi okunabilecek bu çalışma, serginin “birlikte ama yalnız” duygusunu görünür kılıyor.
Belki de serginin en görünmez ama en etkili unsuru, mekânın kendisi. Chi Art Gallery’nin yoğun sarı duvarları yalnızca dekoratif bir tercih değil; eserlerin koyu mavileri, morları ve siyahlarıyla sürekli konuşan ikinci bir katman. Böylece ışık yalnızca resimlerin içinde değil, serginin mekânsal deneyiminde de kendini hissettiriyor. Galeri, adeta eserlerin dolaştığı sembolik bir güneşe dönüşüyor.
Bir köşede karşıma çıkan gün batımı resmi ise serginin başlığına bambaşka bir yorum getiriyor. Güneş her gün batıyor; ama ertesi gün yeniden doğuyor. Belki de “Be The Sun”ın önerdiği şey hiç sönmeyen bir parlaklık değil, karanlığın ardından yeniden ışığa dönebilme cesareti. Bu yönüyle sergi, günümüzün sürekli güçlü ve mutlu olmayı telkin eden yüzeysel motivasyon dilinden ayrılıyor. Burada ışık, ancak kırılganlığı kabul ettikten sonra anlam kazanıyor.
Bugün çağdaş sanat giderek daha fazla bireyin iç dünyasına, kırılganlığına ve iyileşme ihtimaline odaklanıyor. “Be The Sun” da bu eğilime kendi görsel diliyle katılıyor. Ancak bunu sloganlarla değil, farklı sanatçıların birbirini tamamlayan anlatıları üzerinden yapıyor. Sergiden ayrılırken akılda kalan şey yalnızca “kendi güneşin ol” çağrısı değil; o güneşe ulaşmanın önce gölgeyi tanımaktan geçtiği fikri oluyor.
Belki de çağımızın en büyük ihtiyacı, daha parlak bir ışık değil; kendi gölgemize bakabilecek cesarette saklı.
Ve belki de serginin en güçlü sorusu, başlığında değil, izleyicinin zihninde yankılanıyor: Gölgeyi gerçekten görmeden güneşe dönmek mümkün mü?
“Be The Sun”, izleyiciyi yalnızca ışığa değil; ışığın anlam kazandığı gölgeye de bakmaya davet ediyor. Belki de insan, kendi güneşini ancak karanlığıyla yüzleşebildiği ölçüde yaratabiliyor.
Be The Sun sergisi 21 Temmuz – 25 Ağustos 2026 tarihleri arasında Chi Art Gallery’de görülebilir.










