Paylaş:
Mimarlık dünyası, son yıllarda hız kazanan teknolojik dönüşümle birlikte köklü bir yeniden yapılanma sürecinden geçiyor. Güncel araştırmalar, mimarlık pratiğinde dijital tasarım araçları, yapay zekâ destekli yazılımlar ve akıllı bina sistemlerinin kullanımının yüzde 40’ın üzerine çıktığını ortaya koyuyor. Bu artış, yalnızca proje üretim süreçlerini hızlandırmakla kalmıyor; mekânla kurulan ilişkiyi, kullanıcı beklentilerini ve tasarımın felsefesini de dönüştürüyor.
Parametrik modelleme, BIM tabanlı süreçler ve performans analizleri, mimarlara daha kontrollü ve verimli çalışma imkânı sunuyor. Ancak bu teknik kapasite artışı, mimarlık disiplininin temel sorularını yeniden gündeme taşıyor. İnsan ölçeği, mekânsal nitelik ve yaşam kalitesi, dijitalleşmenin hızına rağmen korunması gereken temel değerler olarak öne çıkıyor. Bu noktada dijital tasarım, yalnızca teknik bir kolaylık değil, mekânsal deneyimi şekillendiren stratejik bir araç olarak değerlendiriliyor.
Mimarlık ve dijital tasarım odağında yeni beklentiler
Sektörel veriler, teknolojinin artık istisnai değil, standart bir uygulama haline geldiğini gösteriyor. Kullanıcıların kapalı mekânlarda geçirdiği sürenin artması; gün ışığı, temiz hava, akustik konfor ve esnek kullanım gibi kriterleri ön plana çıkarıyor. Mimarlık pratiği, bu beklentilere yanıt verebilmek için teknolojiyi bütüncül bir yaklaşımla ele almak zorunda kalıyor. Bu bağlamda dijital tasarım, kullanıcı deneyimini artıran bir kalite unsuru olarak konumlanıyor.
Türk Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Aura Design Studio Kurucu Mimarı Filiz Cingi Yurdakul, dijitalleşmenin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekiyor. Yurdakul’a göre, teknoloji tasarımın merkezine tek başına yerleştiğinde mekânın ruhu zayıflayabiliyor. Aura Design Studio’da benimsedikleri yaklaşımda mimarlık, insan deneyimini önceleyen bir disiplin olarak ele alınıyor ve dijital tasarım bu deneyimi güçlendiren bir araç olarak kullanılıyor. Akıllı sistemler, enerji verimliliği ve sürdürülebilirlik hedefleriyle birleştiğinde, daha yaşanabilir mekânlar üretme potansiyeli taşıyor. Sektörün ortak görüşü, teknolojinin amaç haline gelmeden, insanla mekân arasındaki bağı güçlendirdiği ölçüde gerçek değer yarattığı yönünde şekilleniyor.










