Paylaş:
Dijital çağın hızla şekillendirdiği yaratıcı süreçler, müziği yeniden tanımlıyor. Oyunlardan prodüksiyonlara, kamusal alandan dijital uygulamalara her yerde hayatımızın bir parçası olan müziğin dijital çağdaki varlığını ve geleceğiniz Agora Senfoni Orkestrası kurucusu, müzisyen, müzik tasarımcısı Yağız Oral ile konuştuk. Yapay zeka ve teknolojinin müzik endüstrisi üzerindeki etkilerini, kültürün yaratıcı süreçleri nasıl beslediği, dijitalleşmenin kültürle nasıl etkileşimde bulunduğu değerlendiren Oral, teknoloji ve yapay zeka araçlarının kullanım şeklinin ve yapısının yine insan tarafından geliştirildiğini ve beslendiğini hatırlattı. Gelecekteki müzisyenleri ve sanatı, dijitalleşmeye rağmen insanın yaratıcı ruhuyla buluşturmanın önemini vurgulayan Yağız Oral, bu dönüşümde insan olmanın ve yaratıcılığın gücüne dikkat çekti.

Müzik kariyerinizin temel taşlarından biri olan Agora Senfoni Orkestrası’nı kurma sürecinizden bahseder misiniz? Bu orkestra sizin için sadece bir sanat topluluğu değil, aynı zamanda bağımsız bir hareket gibi görünüyor. Böyle bir girişimi nasıl kurguladınız ve hangi ihtiyaçları karşılamak üzere yola çıktınız?
Agora Senfoni Orkestrası, müzisyenlerin yaşadığı birtakım ortak sorunlara çözüm olabilmek adına ortaya çıkmış, bağımsız, kamuya ait bir oluşumdur. Kurulduğu günden bu yana pek çok farklı projeye imza atmış bu orkestra her şeyin başında genç müzisyenleri sahnelere ve kariyerlerine hazırlayan bir akademi niteliğindedir. Hayalim ise orkestranın, kurucu şeflerinden bağımsız olarak varlığını sürdürmesidir. Agora, benim için kariyerimin ilk adımlarını attığım ve yeni müzisyenlerle tanışıp çalışma imkânı bulduğum bir aile diyebilirim. Orkestra şefi olarak pek çok özel konser tecrübemi Agora ile beraber kazandım. Bu bağımsız oluşumun aynı şekilde başka müzisyenlere de ilham olmasını umuyorum.
Medya müziği projelerinde hikaye anlatıcılığı nasıl yapılır?
Ulusal ve uluslararası projelerde müzik yazarlığı yaparken, kültürel bağlamın müziğiniz üzerindeki etkilerini nasıl tanımlarsınız? Özellikle Türkiye ve yurt dışındaki projeleriniz arasında kültürel açıdan dikkatinizi çeken farklılıklar neler?
Medya müziği besteciliği alanında çalışan profesyoneller için çok doğru, nokta atışı bir soru bu. Bizim iş tanımımızda medya içeriğinin ne kadar kültürel öğe taşıyacağı, bunu ses ve müzik dünyasına ne derecede aktaracağımız, ruh halini veya duygu durumunu müzikal olarak hangi yoğunlukla hissettireceğimiz gibi birçok soruya yanıt arama ile geçiyor işin büyük bir bölümü. Dolayısıyla medya müziği alanında çalışan hiçbir müzik profesyonelinin farklı kültürlere ait bir film, belgesel, reklam veya video oyunu işi geldiğinde ‘benim alanım, kültürüm değil’ deme lüksünün olduğunu düşünmüyorum. Kendi adıma da müzik kariyerimi kurma ve geliştirme sürecimde olabildiğince multikültürel bir disiplinle çalışıp hiç hakim olmadığım bir müzik kültürüne veya ruh haline farklı perspektiflerle yaklaşıp öğrenmeye ve bunu iş üstünde doğru şekilde aktarmaya çalışıyorum. Bu noktada daha farklı müzik türleri ve kültürel dokunuşlarla alışılmışın dışında müzikler yaratabilirim umuduyla proje kabul ettiğim bir dönem oldu geçmişte. Dolayısıyla bir projenin en çok bana ne katacağına, kendi müzikal dilimle ve dokunuşumla bunu ne kadar iyi yansıtabileceğime önem veriyorum.
Dijital platformların ve streaming hizmetlerinin yükselişiyle birlikte müzik endüstrisi büyük bir dönüşüm yaşıyor. Bu değişim, bir besteci olarak sizin çalışma şeklinizi ve gelirlerinizi nasıl etkiliyor? Müzisyenlerin bu yeni dönemde nasıl ayakta kalabileceğini düşünüyorsunuz?
Değişen ve dijitalleşen bir dünyada yaşıyoruz. Elbette bir müzisyen olarak müziğe kolay erişim olabilecek farklı projelerin doğmasını sağlayan çok sayıda platformun çıkması, ilk etapta olumlu olarak gördüğüm bir değişim süreci. Geçmiş dönemlerde müzisyenler de film endüstrisi çalışanları bu kadar farklı opsiyonun olmadığı, daha tekdüze platformlarda ve alanlarda ilerlemek durumunda kalıyordu. Şimdilerde dijitalleşen ve daha farklı fraksiyonlara ayrılan sektör bir noktada farklı profesyonellere eğitim verilmesine ve ortaya farklı işlerin çıkmasına da olanak tanıyor. Elbette ki bu biraz fabrikasyon dediğimiz tek tip müzik üretimini ya da film endüstrisi için medya üretimini kesinlikle destekliyor. Değişen bu dinamikler her yıl farklı boyutlar ve farklı sorunlarla karşımıza çıkıyor. Bizler de müzik profesyonelleri olarak telif haklarında, müzik stilinde, formunda ve günün sonunda sözleşmelerde değişikliler yapmak durumunda kalıyoruz.
Müzisyenler bu yeni dönemde geçmişe nazaran biraz daha iyi durumda diyebilirim. Kendilerini ifade edebileceği ve gösterebileceği bir sürü yeni platform, yeni alan var. Ama bir noktada farklı bir müzik dili ortaya koymak, kendi müzik dilini biraz daha hızlı yakalamak gibi farklı sorumluluklara da girmek zorunda kalıyor müzisyenler. Çünkü standardize bir işi herkes gibi sunduğunuzda bir farkınız kalmıyor. Bu sebeple, biraz daha sivrileşerek, orijinaliteyi ön planda tutarak kendi müzik dilinizi ortaya koymanız en doğrusu olacaktır. Özellikle bu kadar çok seçenek varken.

“teknolojinin gelişimine dur dememiz veya bunu baltalamamız mümkün değil. İlerleyen zamanlarda yapay zeka çok daha hızlı gelişecek ve sektörün içine daha çok girmeye başlayacak. Yapay zeka ile beraber nasıl çalışabileceğimizin, bir müzisyen olarak nasıl programlayabileceğimizin peşine düşmemiz gerektiğine inanıyorum.”
Yapay zeka gibi teknolojilerin müzik prodüksiyonu ve bestecilikte kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu teknolojiler, müzisyenlerin yaratıcılığını nasıl etkileyebilir? Özellikle de senfonik müzik gibi geleneksel bir alanda çalışan bir müzisyen olarak bu konuda neler söylemek istersiniz?
Müzik dahil olmak üzere tüm medya içerikli sektörlerde yapay zekanın gelişimi ve gelişimine bağlı olarak bu kadar yaygın kullanılıyor olması herkesi korkutuyordur. Korkutmalı da. Çünkü film, medya endüstrisi nerede daha ekonomik, daha rahat bir ulaşım yolu varsa o kanalı tercih edecektir. Dolayısıyla yapay zeka onlar için çok önemli bir altyapı. Çok büyük markalar veya çok büyük film yapım şirketleri için söylemiyorum bunu. Çünkü onlar hala en ufak ayrıntısına kadar oynayabilecekleri ve geliştirebilecekleri ürünlerin peşindeler. Umarım da öyle kalmaya devam ederler. Bu noktada yapay zekanın buna dahil olabileceğini çok düşünmüyorum. En azından yakın gelecekte. Fakat daha orta segment ve alt segment film üretiminde, sanat işlerinde, art house filmlerde ve elbette ki yine reklam ve video oyun sektörü için konuşmak gerekirse düşük bütçeli, bütçesiz, bağımsız yapımlarda yapay zekanın daha da gelişmesi halinde kesinlikle tercih edilebilecek bir unsur olduğunu düşünüyorum. Sektörde henüz isim yapamamış, yeni başlayan ve gelişme sürecinde olanlar için bir tehdit unsuru yapay zeka. Fakat teknolojinin gelişimine dur dememiz veya bunu baltalamamız mümkün değil. İlerleyen zamanlarda yapay zeka çok daha hızlı gelişecek ve sektörün içine daha çok girmeye başlayacak. Yapay zeka ile beraber nasıl çalışabileceğimizin, bir müzisyen olarak nasıl programlayabileceğimizin peşine düşmemiz gerektiğine inanıyorum. Sonuç olarak yapay zeka bir koddan oluşuyor ve kaliteli ürünler ortaya çıkarmasını sağlayan, ona bir şekilde bu müzikal altyapıyı sağlayan şeyler de yine onların o kaynak kodları. Yapay zekanın kaynak kodları bir profesyonel müzisyen tarafından düzenlenebilir ve farklı promptlarla çok çeşitli müzik eserleri çıkartılabilecek hale getirilebilirse hem müzisyenler için yeni bir çalışma alanı olabilir hem de tek tip müzik üretimindense çeşitlenebilir ve kaliteli eserler oluşturulabilir.

“Müzik yazdığım projelerde en çok dikkat ettiğim şey, o projenin hikayesi…”
Müzik, toplumsal olaylara ve değişimlere tepki verme ve farkındalık yaratma konusunda güçlü bir araç. Özellikle “The Good Death” belgeseli için yazdığınız müzikte bu etkileşimi nasıl kurdunuz? Müzikle toplumsal bir mesaj vermek isteyen genç müzisyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?
Bir müzisyen olarak yorum yapmam gerekirse, yazılan her müzikteki her bir nota kesinlikle başka bir derin anlam içeriyor. Toplumu hareket ettirebilmek, düşündürebilmek, farklı bir konuyu sarsmak için kesinlikle kullanılabilecek bir araç. Kendi işime biraz daha dönecek olursam, biz medya müziği bestecileri olarak bir başkasının hikayesini daha anlamlı bir noktaya getirebilmek, hikayesinin sesi ve müziği olabilmek, tabiri caizse müzikle o hikayeyi anlatabilmek adına çalışan profesyonelleriz. Ancak bunu yaparken belli normlara bağlı kalmak durumunda kalabiliyoruz. Bu da bizim işimizi biraz daha rafine hale getirebiliyor. Yani ucu açık, yoruma çok fazla açık değil, hikayeyle bağlantılı bir noktada üretim yapabiliyoruz. Müzik yazdığım projelerde en çok dikkat ettiğim şey, o projenin hikayesi, ne anlatmak istediği, nasıl bir kitleye dokunacağı ve dokunduğu kitlede ne gibi duyguları harekete geçireceği ile ilgilidir. Özellikle örnek verdiğiniz The Good Death belgeseli, geçtiğimiz yılın sonlarında yazmaya başladığım ve bu yıl festival yolculuğuna hız kesmeden devam eden çok gerçek ve çok özel bir hikâyeyi konu alıyor. Müzik de bu gerçekliği insanlara verebilmek, bakın böyle bir gerçeklik var diyebilmek için çok önemli bir araç oldu açıkçası. Ben de müziği yazarken bu kavramlara dikkat ettim belgeselin hikayesi özelinde. Dolayısıyla benim yazmış olduğum müzik hikayenin, medya müziği gidişatı ve hissettirilmek istenen duyguya endeksli olarak değişiyor. Her ne kadar medya müziği besteciliğinde belli hikayelere bağlı olarak hareket etsek ve kendi müziğimizi o toplumun normlarına göre çizsek bile sorunun son kısmı kısmı için cevabım biraz daha farklı. Çünkü özellikle medya müziği besteciliği alanında çalışılmıyorsa, özgün müzik, konser müziği alanında müzik yazımı söz konusuysa açıkçası yazılan müziğin herhangi bir toplumsal normu sarsmak veya insanlara mesaj vermek endeksiyle yazılması gerektiğine inanmıyorum. Elbette belli mesajlar verilebilir, hikaye anlatılabilir bu özgün müziklerle de ama bu noktada özgün müzik bestelenmenin biraz daha derin ve soyut noktada kalması gerektiğine, insanların yorumuna açık olması gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki özellikle çağdaş müzik besteciliğinde de bu algı vardır. Bunun üzerine gidilir ve bunun üzerine eğitim alınır.
Açıkçası bu noktada belli bir toplumsal mesaj vermek veya belli bir normu sarsmak değil de herkesin kendi müzikal dilini bulması üzerine bir tavsiye vermem daha doğru olacaktır.
Yapay zeka, metaverse gibi teknolojilerin hızla geliştiği bir dönemdeyiz. Dijital çağda yaratıcılık nasıl evriliyor? Bu teknolojilerin müzik endüstrisi ve diğer yaratıcı endüstriler üzerindeki etkilerini nasıl görüyorsunuz?
Doğrusunu söylemek gerekirse bu konu için isabetli bir tahmin yapabilmek, gelecekteki müzisyeni konuşabilmek kesinlikle çok zor. Çünkü 3-4 yıl öncesinde konuşuyor olsaydık ve önümüzdeki 1-2 yılı tahmin etmek isteseydik kesinlikle çok daha isabetli bir cevap verebilirdik. Fakat günümüzde teknolojinin gelişme hızını, yapay zekanın sektörlerimize, kendi çalışma alanlarımıza girme hızı ve etkisini düşünürsek buna şu an cevap vermemiz mümkün değil. Biz değil 1-2 yıl sonraki müzisyenin halini, 5-6 ay sonraki halini bile tahmin edemeyecek durumdayız. Çünkü öyle bir hızla gelişiyor ve sektörün içine giriyor ki müzik bu noktada biz bunun neresini olumlu, neresini olumsuz olarak alacağız, neresi etik olarak doğru, neresi değil bunu düşünmek ve buna kafa yormak önden çok zor. Ancak bazı gelişmeler önümüze çıktığında karar verebiliyor olacağız. Ya da sektör olarak buna nasıl ayak uydurabileceğimizi ancak o zaman kapsamlı olarak konuşabiliyor olacağız.
Gelecekte bir müzisyen olmak ne anlama gelecek? Yakında hangi projelerde sizi göreceğiz?
Dijital çağda yaratıcılığın nasıl evrildiği ile ilgili olarak ise geçmişte nasılsa öyle kalacağına inanıyorum. Çünkü yaratıcılık, biraz insanın o dünyevi dürtülerine bağlı olarak gelişen bir şey. Elbette etrafımızdaki dijitalleşen ve modernleşen dünyada yaşam tarzımız, şeklimiz de değişiyor fakat yaratıcılık çok evrensel ve soyut bir kavram. Bu kavramı belli dijital gelişmelere ve yapay zeka kolaylıklarına ya da araçlarına bağlamamak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü bundan yüzyıllar öncesinde de insanoğlu yaratıcılığı ile bambaşka şaheserler yaratmış. Günümüzde de son derece yaratıcı fikirlerle çok güzel müzikler ve sanat eserleri karşımıza çıkabiliyor. Bu noktada önemli olanın dijitalleşen bu modern dünyada o basit ve primitif yaratıcılık duygumuzu kaybetmememiz gerektiğine inanıyorum.
Yakında içerisinde birbirinden değerli isimlerle yer aldığım birkaç dijital platform işimiz var. Bununla beraber video oyunları tarafında da birkaç projenin müziğini ve sesini yapacağım. Ve tabii ki her dönem olduğu gibi reklam filmleri de hız kesmeden devam edecek. Gelişme ve detayları paylaşmak adına sabırsızlanıyorum.
Yağız Oral’ın projelerini Instagram hesabından takip edebilirsiniz.









