Paylaş:
Yayın Özgürlüğünde Sansürcü Değişti, Öz Sansür Her Yerde
Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA), 6 kıtadaki 22 ülkede yayıncılık dünyasının mevcut durumunu derinlemesine inceleyen merakla beklenen çalışmasını kamuoyuna sundu. Frankfurt Kitap Fuarı’nda duyurulan küresel…

Uluslararası Yayıncılar Birliği (IPA), 6 kıtadaki 22 ülkede yayıncılık dünyasının mevcut durumunu derinlemesine inceleyen merakla beklenen çalışmasını kamuoyuna sundu. Frankfurt Kitap Fuarı’nda duyurulan küresel çalışma, yayın özgürlüğü kavramının sadece yasalarla korunan bir hak olmaktan çıkıp uygulamada ciddi engellerle karşılaştığını kanıtlıyor. Geneva Graduate Institute araştırmacılarının imzasını taşıyan bu kapsamlı dosya, doğrudan devlet müdahalesinden ziyade sektörün içine sızan görünmez baskı mekanizmalarını odağına alıyor.
Görünmez Tehdit: Otosansür Her Yerde
Raporun ortaya koyduğu en çarpıcı bulgular arasında sektör genelinde yaygınlaşan otosansür olgusu öne çıkıyor. Yasal bir mahkeme kararı bulunmasa dahi yayınevleri veya yazarlar risk almamak adına eserleri henüz okurla buluşmadan değiştiriyor ya da tamamen rafa kaldırıyor. Beklentiye dayalı veya tepkisel biçimde gelişen bu tutum, ticari kaygılarla birleştiğinde metinlerin basılmasını engelliyor.
Çocukları Koruma Söylemi ve İdeolojik Engeller
Çalışmada dikkat çekilen bir diğer önemli unsur, çocukların korunmasına yönelik yasal çerçevenin sansür mekanizmalarına zemin hazırlamasıdır. LGBTQ+ temsili, cinsellik ve egemen ideolojik normlara meydan okuyan içerikler, çocuk koruma gerekçelerinin ardına gizlenerek kısıtlamalara maruz kalıyor. Bu durum, yayıncılık sektörünün karşı karşıya kaldığı en esnek ve istismara açık kısıtlama yöntemlerinden birini oluşturuyor.
Sektörün İncelendiği 4 Ana Gösterge
Çalışma, ülkeleri doğrudan sıralamak yerine yayıncılık ortamlarının detaylı değerlendirilebilmesi amacıyla dört tanısal mercek sunuyor:
- Hukuki Çevre: Resmi korumaların pratik gücü ve yasaların yayıncılara karşı koz olarak kullanılması.
- Siyasi İklim: Kutuplaşma ve kurumsal gücün gayriresmi kısıtlamalar yaratma potansiyeli.
- Yapısal Destekleyici Koşullar: Okuryazarlık oranları, dağıtım altyapısı ve pazar yoğunlaşması.
- Kağıt Üstündeki ve Fiili Özgürlük Arasındaki Fark: Yasal izinler ile pratik uygulanabilirlik arasındaki uçurum.
Okuma Kültürü ve Yapısal Şartlar
Sektörün ayakta kalabilmesi için yalnızca yasal güvenceler yeterli görülmüyor. Güçlü bir okur kitlesinin ve okuma kültürünün bulunmadığı coğrafyalarda yayın özgürlüğü kavramı somut bir anlam taşımakta zorlanıyor. Okuryazarlık oranlarının düşüklüğü ve dağıtım ağlarındaki zayıflıklar, yayıncılık çeşitliliğinin önündeki en büyük yapısal engeller arasında gösteriliyor.
Araştırmanın nihai değerlendirmesi, resmi korumaların zorunlu olduğunu ancak tek başına asla yeterli kalmadığını gösteriyor. Herhangi bir yayıncılık ortamını karakterize eden en temel değişken, yasal müsaade ile pratik uygulanabilirlik arasında giderek büyüyen mesafe olarak tanımlanıyor. Günümüzde sansür, resmi makamların yasaklama kararlarından ziyade pazar koşulları, stratejik davalar ve yayıncıların kendi iç hesaplaşmaları üzerinden işliyor.
Küresel ölçekte yayın özgürlüğü mücadelesi veren kurumlar, bu görünmez duvarları aşmak adına hukuki reformların yanı sıra bağımsız kurumsal altyapıların desteklenmesi ve okuma kültürünün bir demokrasi altyapısı olarak büyütülmesi gerektiğini vurguluyor.
Türkiye: Yasaklamadan önce tarif etmek
Türkiye bölümü, ülkeyi birikimli bir hukuki ve idari baskı ortamı olarak resmediyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 endeksinde Türkiye 180 ülke arasında 163. sırada yer alıyor. Bir önceki yıl 159. sıradaydı. Freedom House 100 üzerinden 32 puan vererek ülkeyi “Not Free” kategorisine yerleştiriyor, V-Dem ise “seçimli otokrasi” olarak sınıflıyor. Hukuki zeminde Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi, hakaret hükümleri ve Ekim 2022’de 7418 sayılı kanunla eklenen 217/A maddesi öne çıkıyor. Dezenformasyon suçu olarak bilinen bu madde bir ila üç yıl hapis öngörüyor ve rapora göre aynı yasal mimari gazeteciliğin yanı sıra yazarlara, yayıncılara ve kitapçılara da uygulanabiliyor.
Doğrudan müdahalenin başlıca aracı, Aile Bakanlığı’na bağlı Çocukları Müstehcen Yayınlardan Koruma Kurulu. Kurulun “müstehcen” ilan ettiği bir kitap kapalı, şeffaf olmayan bir zarfta satılıyor, kapağında görsel taşıyamıyor ve çocuklar için zararlı olduğunu belirten bir uyarı alıyor. Rapor, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2020-21 dönemi verilerine dayanarak altı başlığın daha bu kapsama girdiğini ve 2018’den bu yana toplam sayının 24’e ulaştığını aktarıyor. Birçok kitapçı riske girmek istemediği için kitabı doğrudan raftan kaldırıyor.
Raporu asıl ayrıştıran nokta ise ikinci mekanizma. Aile Bakanlığı’nın 0-18 yaş için hazırladığı “çocuk dostu” kitap listesi 2.100’den fazla başlık içeriyor. Liste hiçbir kitabı açıkça yasaklamıyor, yalnızca neyin kabul edilebilir sayılacağını önceden tanımlıyor. Dışarıda kalan her şey ise belirsiz bir alana itiliyor ve yayıncılar bu alanda yön bulmayı, olası hoşnutsuzluğu öngörerek öğreniyor. Rapor, bu işleyişi yasaklama mekanizmasından ayrı bir araç olarak adlandırıyor ve “olumlu sansür” diyor. Yöntem, sapmayı cezalandırmak yerine ortodoksiyi inşa etmeye dayanıyor.
Öz sansür de bu iklimin doğal bir parçası. Rapora göre Türkiye’deki yayıncılar, herhangi bir makam talep etmeden el yazmalarını hukuki incelemeden geçiriyor. Türkiye Yayıncılar Birliği Uluslararası İlişkiler Müdürü Zeynep Atiker ile yapılan görüşmede, evrimden dine, LGBTİ+ konularından kadınlara dair başlıklara kadar pek çok alanın sorun yaratabildiği, herkesin sürekli parmak ucunda yürüdüğü anlatılıyor. Atiker’e göre durum yayıncılıkla sınırlı kalmıyor ve tüm kültür endüstrilerini ile bireyleri kapsıyor. Kürt ve Ermeni topluluklarının tarihsel travmalarına dokunan konular da yayıncıların kaçındığı başlıklar arasında.
Yargı süreçleri tabloyu tamamlıyor. Rapor, yirmi yılı aşkın süredir defalarca yargılanan Aram Yayınları’nı örnek gösteriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2017’de yayınevinin eski sahibi Fatih Taş davasında Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmişti. Son dava ise Kasım 2024’te Diyarbakır Kitap Fuarı’nda Aram standındaki kitaplara el konulmasıyla başladı. Ekonomik cephede de yük ağır: Lira’daki sert değer kaybı ve ithal kâğıda bağımlılık üretim maliyetlerini yükseltirken, Basın İlan Kurumu ve RTÜK gibi kurumlar rapora göre desteği yandaşlara yönlendirip eleştirel yayın organlarına ağır cezalar kesiyor. Sosyal medya linç kampanyaları ve bir kitap fuarında yayıncıya kurşun gönderilmesi gibi tehdit olayları da korku iklimini pekiştiriyor.
Raporun tamamını resmi web sitesinden inceleyebilirsiniz.







